Moiz Kohen’den Munis Tekinalp’i yaratan süreci anlamak

by • 20/01/2012 • Z-Old ArchiveComments Off3261

Ümit Aslan
20.01.2012

Moiz Kohen, İstibdat Döneminin ilk yıllarında (1883) Selanik’te doğdu. Musevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Moiz, Alliance Israelite Universelle Derneğinin yönettiği bir okulda okudu. Daha sonra Yahudi Öğretmenlik Okulu’ndan hahamlık diploması alan Moiz Kohen, hiçbir zaman resmi göreve atanmadı. Selanik’te Ecole Imperiale de Droit’da ve İstanbul’da hukuk öğrenimi görürken, Sultan II. Abdülhamid’in devrilişine ve Jön Türk devrimine tanık oldu.

Yazarlık hayatına devrimden önce başlayan Kohen’in ilk defa 1905’de Asır gazetesinde yazmaya başladığını biliyoruz. Yazı işleri müdürlüğünü yürüttüğü Asır’da beş yıl yazacak olan Kohen, bu zaman zarfında Tamim-i Lisan-ı Osmanî Cemiyeti’ni kurdu ve başkanlığını üstlendi.

Kohen, politikada etkin olmasına rağmen İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetici kademesinde kendisine yer bulamıyordu. Emanuel Karasu’nun ekibine giremediği biliniyor. 1910 yılında Meclis-i Umumi-yi Vilayet’in bir üyesi olan Kohen, öte yandan Ligue de Ottomanisation, yani Osmanlılaştırma Birliği gibi bir organizasyon kurmak için çabalıyordu. 1914 – 1918 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde hukuk ve ekonomi dersleri verirken aynı zamanda da tütün ihracatı yaptı. Birinci Paylaşım Savaşı sırasında İktisat Derneği öncülüğünde İktisat Mecmuası’nı çıkardı, 1918 yılına kadar başyazarlığını yaptı. Bu süre zarfında Kohen Türk Birliği adında bir dernek kurdu, pek çok şirkette danışmanlık, yöneticilik yaptı.

Birinci Paylaşım Savaşı’nın ardından Turancı Moiz Kohen büyük bir hayal kırıklığı yaşadı ve Kemalist olup Munis Tekinalp adını aldı. Cumhuriyet döneminde, Halkevleri’nde dersler verdi, CHP üyeliğiyle aktif politikada kaldı, İstanbul’da Belediye Meclisi üyeliği yaptı, 1954 ve 1957’de milletvekilliğine adaylığını koydu ancak seçilemedi. Bunların haricinde İstanbul Tüccarlar Derneği’nin genel sekreterliğini yaparken organizasyonu liberal bir çizgiye oturtmak için çabaladı. Yazıları ve makaleleri Cumhuriyet, Vatan, Akşam, Hürriyet ve Son Posta başta olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı.

1956 yılında Türk Dil Kurumu’ndan emekli olduktan sonra Fransa’nın Nice kentine yerleşti ve 1961’de vefat etti.

“Tekinalp’in düşünsel gelişimi”

1909 yılında Hamburg’ta düzenlenen Dünya Siyonist Kongresi’ne delege sıfatıyla katılan Moiz Kohen, Filistin’de kurulacak Musevi devleti fikrini benimsemedi. O, daha çok Siyonistlerin Osmanlı’nın stratejik yerlerine yerleşmelerinin gerekli olduğunu savunuyordu.

Moiz Kohen’in ya da nam-ı diğer Munis Tekinalp’in görüşleri yurt dışında ve yurt içinde bir hayli itibar buluyordu. Gazetecilik ve makale yazarlığının haricinde Tekinalp, Siyonist, Turancı ve Kemalist olarak aktivist bir kimliğe de sahipti. Türk Yurdu, Mercure de France, İngiliz gizli servisi, İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Roundtable ve Oesterreichische Rundschav Munis Tekinalp’in görüşlerini yayımlayan kuruluşlara örnek olarak gösterilebilir.

Munis Tekinalp’in düşünsel hayatına gelince, II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında daha çok hükümetin ideolojisini destekleme yolundaydı. Ancak Birinci Paylaşım Savaşı sırasında Büyük Türkçülük düşüncesinin en ateşli savunucularından birisi olmuş, hatta milliyetçiliğin ekonomik temelini ilk atanlardan birisi olmuştur.

Osmanlı’nın Paylaşım Savaşı’nda mağlup edilmesinin ardından kimliğini Kemalizm’de bulmakta zorlanmayan Tekinalp, her dönemde moda olan ideolojileri hakkıyla savunmuş ve bir ideolojiden diğerine geçerken hiç de zorluk çekmemiştir.

Osmanlıcı Tekinalp

Tüm bunlardan önce, yani Kemalist Tekinalp ya da Turancı Tekinalp’in öncesinde, karşımızda Osmanlıcı bir Tekinalp de bulunmaktadır. Özellikle azınlıklar arasında doğal olarak yaygın olan Osmanlıcılık, başlarda imparatorluğun her vatandaşı için eşit hak ve hürriyetler olarak algılanıyordu. Tekinalp’in her dönemin baskın ideolojisine büründüğünü göz önüne alırsak, Osmanlıcılık düşüncesinin en ateşli savunucuları arasında yine O’nu görmekte zorlanmayız.

O dönemde Osmanlı’nın bütünlüğünü korumaya çalışan Türklerin yanı sıra azınlıklar arasında da bölünme ve bağımsızlık fikirleri bulunmaktaydı. Bir azınlık mensubu olmasına rağmen Tekinalp, Türklerle beraber Osmanlı’nın bütünlüğünü korumak adına Osmanlıcılığı savundu.

Öyle ki, 1909 da düzenlenen Dokuzuncu Siyonist Kongre’sinde muhtemelen Siyonistlerin büyük şaşkınlıkla izlediği o konuşmasında Tekinalp, Osmanlıcılık düşüncesini savunmuştur. O’na göre, Yahudiler eğer iyi birer Osmanlı olursa, ulusal kimliklerini koruyabilir ve yeni göçün tek amacı yeni yurtlarına candan bağlı vatandaşlar olabilirlerdi.

Turancı Tekinalp

Her dönemde hakim olan moda ideolojiyi en ateşli biçimde savunan Tekinalp, Birinci Dünya Savaşı sürerken, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin öne sürdüğü Pan-Türkizm akımını da benimsemekten geri kalmadı.

Hatta bu akımın yaratıcısı olmadığı halde yurt içi ve yurt dışında Pan-Türkistliğiyle ünlendi, bazılar tarafından bu düşüncenin kurucusu olarak bile gösterildi. Turancı Tekinalp’i tanımak için, 1914 yılında yayımladığı Turan adlı kitabı incelemek gerekmektedir.

Turan adlı kitabında Pan-Türkist ideallerini toparlayan Tekinalp, İstanbul’dan Baykal Gölü’ne, Kazan’dan Moğolistan’a, Japonya’dan İskandinavya’ya, Kuzey Buz Denizi’nden Tibet Platosu’na kadar tıpkı İtalya ve Almanya’nın yaptığı gibi bütün Türklerin katıldığı bir ulusal uyanışı hedeflemekteydi. Çin ve Rusya’nın elinde esir olarak düşündüğü Turan’ı kurtarmak için ‘yeni Cengizlik’ kavramını öne sürer. O’na göre, gözünü açmış her Türk genci Turan’ı Çin ejderi ve Rus kartalının pençelerinden kurtarmak mecburiyetindedir. Tekinalp, kitabında, Vatan diye tanımladığı Turan’ı esaretin elinden kurtarmak için sıkça Türk evladına çağrılar yapıyor ve öylesine karanlık bir tablo çiziyor ki, okur yeryüzünde bulunan milletlerin hepsi Turan coğrafyasında yaşayan Türkleri esaret altında tutmak için bir ittifak içerisinde olduğu hissine kapılıyor.

Sanıyorum ki, Tekinalp’in bu sahneyi tahayyül etmesine sebep olan başlıca neden, o döneme kadar Osmanlıya karşı açılan bağımsızlık savaşları, Balkan Savaşları gibi pek çok olayın yarattığı hissiyattır. Ayrıca tüm bunların dışında Avrupa’da gelişimini tamamlamak üzere olan milliyetçilik akımının Osmanlı’da da etkisini arttırma dönemine rastlaması da büyük bir etkendir.

Zira Turan’da ‘Devrimiz milliyet ve ırk devridir’ diye nitelendiren Tekinalp şu görüşünü de ekliyor: “Hatta milliyet bile geçiyor, ırk devri geliyor.” O’na göre Türkler ırklarını birleştirmekte geç kalırken, Latinler, Anglosaksonlar ve Slavlar neredeyse birliklerini tamamlamak üzeredir. Bu ırklar ileride Çin’le ittifak kurarak Türkleri esir etmekte geç kalmayacaklardır.

Tekinalp, büyük bir coşku içerisinde yazdığı Turan kitabında sıkça “Evet, Turan kurtulmalı, Turan kurtarılmalı… Turan kurtarılacak!” söylemi geçerken, söz konusu kurtulmanın demir ve ateş ile gerçekleşeceğini belirtir.

Kemalist Tekinalp

Munis Tekinalp, Kemalizm’i bir ideoloji olarak gören birkaç kişiden biridir. Kemalist Tekinalp, bu ideolojiyi yeni bir devlet ve yeni bir Türk’ü çabucak yaratmayı amaçlayan, geçmişten bir kopuş olarak görüyordu.

O’na göre Kemalizm’in en büyük tinsel başarısı teokrasiyi yenmesi ve alternatif olarak ulusçuluğu getirmesiydi. Tekinalp Kemalizm’in hiçbir zaman anti-demokratik olmadığını iddia etti; bunun yerine Türkiye’nin bütünlüğünü korumak ve birlik bilinci geliştirmek için o zamanlar zorunlu bazı otokratik önlemler alarak bozuk demokrasi şekillerine karşı olduğunu söyledi.

Tekinalp’in fikirleri arasında bir diğer önemli alt başlık ise Türkleştirme kuramıdır. Bu kuramın temel amacı, Türkiye’deki azınlıkları Türkleştirmek ve bu minvalde kimliklerini anavatanlarının kaderiyle bütünleştirmelerini sağlamaktır.

Tekinalp bu çizgide –kimilerinin Moiz’in on emri diye adlandırdığı- on maddelik kuramını şöyle ilan etmektedir: 1) Özel isimleri Türkleştir 2) Türkçe konuş 3) Türkçe ibadet et 4) Okulları Türkleştir 5) Çocuklarını devlet okullarına yolla 6) Devlet yönetimine katıl 7) Türklerin arasına karış 8- Ayrımcılık ruhunu kökünden sök 9) Ulusal ekonomi için kişisel sorumluluğunu yerine getir 10) Haklarını bil.

Ekonomik ve Kültürel görüşleri

Tekinalp, her ne kadar Ankara’yı bir kızıl elma olarak gören bir Turancı olsa da ulusçuluk anlayışı ‘Türk ol, Türk olmayanı sev’ çizgisindeydi. Döneminin milliyetçilik anlayışları arasında ilginç bir yeri bulunan bu tarz hümanist bir milliyetçilik muhtemelen azınlık kimliğinden geliyordu. Yine ekonomik görüşü de her ne kadar liberal bir çizgiye dayansa da yine de yoksula bir sevecenlik duyuyordu. Bu da muhtemelen mütavazi bir ailenin çocuğu olarak yetişmesinden kaynaklanıyordu.

Munis Tekinalp’n liberal görüşü şöyle özetlenebilir: “Sürekli, kendi kendine işleyebilen, ekonomik birimlerde özel teşebbüsü öne çıkaran sınırlı bir devletçilik”

Kendi geliştirdiği Ekonomik Ulusçuluk konseptinin yanı sıra Tekinalp’in özel teşebbüse taraftar liberal düşüncesi dünyada devletçiliğin yaygın olduğu bir döneme denk gelmekteydi. Cumhuriyet döneminde ekonomi üzerine yazdığı makalelerinde Tarımın mekanize olmayışına, ticari dengenin kötü durumuna, endüstrinin yokluğuna ve ticaret ile bankacılığın kontrolünün yabancıların elinde oluşuna vurgu yapıyordu. Çözüm olarak kişisel faaliyet serbest bırakmayı öneriyordu. Tekinalp tüm bu görüşlerine rağmen, CHP üyeliği bulunması nedeniyle parti içinde hâkim olan sıkı devletçilik düşüncesine yüksek sesle itiraz etmiyordu. İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından CHP üyeliğini ve devletçilik ilkesinin yumuşatılması gerektiği yönündeki görüşlerini bir arada taşımayı başarmıştır.

Munis Tekinalp’in kültürel görüşlerinden bahsetmek gerekirse, bu alt başlıktaki görüşleri ekonomi ve ulusçuluk görüşleriyle karşılaştırıldığında biraz sönük kalmaktadır. Türk dili hakkındaki genel şikayetleri dil züppeliğine karşı olması ve Türkçede Arapça ve Farsça sözcüklerin kullanımına karşı olması birer örnek gösterilebilir. Dilin arılaştırılmasına da vurgu yapan Tekinalp’in bu görüşleri genellikle Ziya Gökalp’ten esinlendiğini göstermektedir.

Tekinalp’e göre bir ulusun en önemli özelliği bütünlüğün temeli olan ‘toplumsal kültür’dür. Adına ‘hars’ dediği, kitlesel gelenek ve görenekler, dil, edebiyat, müzik, din, ahlâk, estetik ve ekonomiden meydana gelen oluşum, Tekinalp’e göre Türklerde uyumlu ve asal bir basitlikle birleşmiştir. Hatta daha da ileri giden Tekinalp, Türklerin geçmiş başarılarını fiziksel özelliklerine bağlayan Batı’nın yanıldığını, asıl güçlerinin ahlâki değerlerine dayanan ruhsal bir güçten kaynaklandığını da öne sürmüştü.

Moiz Kohen’den Munis Tekinalp’i yaratan süreci anlamak

Milliyetçiliğin Fransız Devrimi’nin sonuçları arasında yer aldığını düşünürsek, azınlıkların çoğunluğa boyun eğerek ya da isteyerek benliklerini yitirmeleri hakkında kullandığımız ‘asimilasyon’ ve ‘entegrasyon’ kelimelerinin de Fransızca olması şaşırtıcı olmayabilir.

Asimilasyon; “Farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etme sürecinin sonu” olarak tanımlanırken, Entegrasyon; bütünleşme, uyum olarak tanımlanmıştır. İlk sözcük olan asimilasyonda, tepeden gelen dikteyle, bireyin edilgen bir şekilde çoğunlukla bütünleştirildiğini, ikinci tanım olan entegrasyonda ise bireyin çoğunlukla kendi isteğiyle bütünleştiğini anlıyorum. Bilindiği üzere devletler genellikle bir etnik, ya da dini çoğunluk tarafından yönetilmektedir. Sosyalist devletleşme modelinin haricinde yer alan bu yaygın yapıda azınlık ya da azınlıklar bulunmaktadır. Bazı toplumlar tarafından hoşgörüyle karşılanan bu azınlıklar, diğer toplumlarda ötekileştirilebilir ya da baskı altında tutulmak kaydıyla susturulabilir.

Eğer azınlık gruba ait bir bireyin gözünden bakarsak, yeryüzünde bütün toplumların azlı ya da çoklu olarak ötekileştirildiğini hissedeceğini öne sürebiliriz. Bu bağlamda, bir toplumda asimilasyon olmasa dahi, aynı sorucu verecek olan entegrasyonun varlığı kaçınılmaz bir süreç olarak görülebilir. Kişi, kendisini farklı görmek istemeyebilir ve çoğunlukla arasında bütünleşme sürecini başlatmak isteyebilir. Ancak, birey bunu toplum içerisinde rahat etmek için de isteyebilir.

Asimilasyona geldiğimizde, tanımda da söylendiği gibi bir otoritenin buyruğu gereği azınlık gruba mensup birey, farklı bir kimliğe bürünmeye zorlanabilir. Bu kavrama pejoratifliğini kazandıranın da bu zorlama eylemi olduğunu öne sürebiliriz. Bu bağlamda, görüldüğü gibi kişilerin çoğunlukla entegrasyon çabası geliştirmesi doğal bir olgudur.

Moiz Kohen’in hayatını biyografik öykü olarak yazan Liz Behmoaras, kitabı hakkında verdiği röportajda Kohen hakkında şu açıklamalarda bulunuyor:

Belki uzun vadede Yahudi cemaatine, yaşadığı ülkeyle uyum içinde yaşama yollarını gösterenlerden biri: Ya kalk git ya da burada yaşayacaksan, buranın bir vatandaşı gibi hisset diyenlerden. Sevgilisi Nadya diyor ki “Sen her zaman, herkesten özür dilemeye biraz meyillisin”. Gerçekten de yaşamı uzun bir özür dileme süreci gibi… Sanki Yahudi olduğu için bile…

Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında asimilasyona uğrama ihtimali bulunmayan Moiz Kohen’in entegrasyon düşüncesine daha çocukluğunda meyil ettiğini düşünüyorum. Zira, Behmoaras’a kendisinin Kohen gibi kimliğini sorgulayıp sorgulamadığı sorulduğunda, “Çocukluğumda, Kohen kadar ağır olmasa da, zaman zaman kabul görme, herkes gibi olma duygusunu hissettim. Okuldayken, hatta bugün bu yaşta, bazı gruplarda kabul görme isteğinizin çok baskın olduğunu ve bunun uğruna birtakım size ait olmayan davranışlarda bulunduğunuzu hatırlıyorsunuz. Kohen’in kimi davranışları bana bunları hatırlattığı için ona sinirlendiğim oldu” cevabını veriyor.

Moiz Kohen’den Munis Tekinalp’i yaratan sürecin temelinde bu ‘herkes gibi olma’ duygusunun yattığını düşünüyorum. Bu bağlamda, O’nun -bir milliyetçilik ideoloji ne kadar hümanist olabilirse- hümanist bir milliyetçilik anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Milliyetçilik kavramına geldiğimizde ise, bu görüş iki temele dayanabilir; kan ya da kültür. Moiz Kohen’in sahip olduğu milliyetçiliğin kan üzerine gelişmesi etnik kimliği gereği imkan dahilinde değildir. Bu yüzdendir ki, ‘herkes gibi olma’ isteği olan Kohen’in ‘herkes’ kavramını Türk kültürü olarak gördüğünü ve Tükçülüğünü de bu temelden yola çıkarak inşa ettiğini düşünüyorum. Öyle ki, Tekinalp’in milliyetçiliği “Türk ol, Türk olmayanı sev” sloganına sahiptir.

Tekinalp’in ‘herkes gibi olma’ hissiyatı sadece gençlik döneminde değil, bütün hayatını etkileyen bir süreçtir. Çünkü, kendisi yaşadığı çeşitli dönemlerde pek çok görüşü benimsemiş, hepsinin de en ateşli savunucularından birisi olmuştur. Bu bağlamda, Osmanlıcılığın zirvede olduğu dönemde Osmanlıcı Tekinalp, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin zirvede olduğu dönemde Turancı Tekinalp ve Cumhuriyet döneminde ise Kemalist Tekinalp’le karşılaşmaktayız. Hatta Demokrat Parti’nin güçlendiği dönemde de CHP’nin içerisinde liberalleşmeyi savunan bir Tekinalp görmekteyiz.

Bu süreçleri irdelemek pek çok beşeri bilimin hâkimiyetini gerektirse de Tekinalp’in düşüncelerinin en eski ve en temel motivinin bu şekilde geliştiğini düşünmekteyim. Öte yandan sadece Munis Tekinalp özelinden bakacak olursak, Osmanlı döneminde azınlıkların daha rahat yaşadığını öne sürmemiz yanlış olmayabilir. Bu araştırmanın bana kazandırdığı görüşlerden birisi olan bu düşünce, Osmanlı’da entegrasyon havası içerisinde olan ‘çoğunlukla bütünleşme’ süreci, Cumhuriyet dönemiyle birlikte asimilasyon havasına girmeye başlıyor. Zira yine Tekinalp özelinden bakarsak Türkleştirme tezleri de 1928 yılında yazılmıştır. Önceden de bahsettiğim bu tezler şu şekildedir; 1) Özel isimleri Türkleştir 2) Türkçe konuş 3) Türkçe ibadet et 4) Okulları Türkleştir 5) Çocuklarını devlet okullarına yolla 6) Devlet yönetimine katıl 7) Türklerin arasına karış 8- Ayrımcılık ruhunu kökünden sök 9) Ulusal ekonomi için kişisel sorumluluğunu yerine getir 10) Haklarını bil.

Görüldüğü gibi, Tekinalp otorite olmamasına rağmen, kendi azınlık grubuna yukarıdan öğüt –belki de dikte’ vererek, nasıl olmaları gerektiğini söylemiştir. Bu tezler, devletin asimilasyon politikasına doping olarak görülebilir. Zira Osmanlıcı Tekianlp, dokuzuncu Siyonist Kongre’de yaptığı konuşmasında Osmanlıların hoşgörüsünden ve Yahudilerle Müslümanlar arasındaki sıkı dostluk bağlarından bahsetmekte hiçbir şekilde Yahudileri Türkleşmeye davet etmemekte hatta Yahudilerin yeryüzünde bir tek Osmanlı topraklarında kimliklerini koruyabileceklerini öne sürmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu Tekinalp’in de belirttiği gibi, yirmi farklı milliyet barındırmakta ve dolayısıyla çoğunluk olan bir milliyet olgusu oluşamamaktadır. Bu nedenledir ki, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte egemenliği kontrol altına alan Ankara’nın Kemalist yapısı ve Lozan’da azınlıkları tanımlayarak kendisini çoğunluk olarak konumlandırışı asimilasyon sürecini hızlandıran etkenlerden birisi olmuştur. Ancak özellikle belirtmek gerekir ki, 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet’le başlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti dönemini –genelleme yaparak söylediğim- Osmanlı İmparatorluğu kavramından ayrı tutmak gerekmektedir. Zira Tekinalp’in görüşleri de ikinci bölümde belirttiğim gibi İTC döneminde değişim geçirecektir.

Jacob Landau’nun “Tekinalp: Bir Türk Yurtseveri” kitabı hakkında

Jacob Landau’nun Tekinalp, Bir Türk Yurtseveri başlıklı kitabı, Moiz Kohen’in doğumunun yüzüncü yılı olan 1984’te yayımlanmış. Ancak Türkçeye 1996 yılında İletişim Yayınları tarafından çevrilerek kazandırılmıştır. Eserin içerisinde yer alan İngilizce, Fransızca ve Almanca metinler Burhan Parmaksızoğlu, İlhan Pınar, Oya Engin, Natali Medina tarafından Türkçeye çevrilmiş, tüm metin Mete Tunçay tarafından gözden geçirilmiştir.

Jacob Landau, Kudüs İbrani Üniversitesi Siyasal Bilgiler profesörüdür. Modern Ortadoğu ve Türkiye uzmanı olan Landau’nun, Moiz Kohen hakkında çok geniş kapsamlı ve derinlemesine bir araştırma yaptığı aşikâr. Günlüklerinden mektuplarına, makalelerinden kitaplarına kadar Kohen imzalı her şeyi okumuş; eksik kalan yerleri yakınlarıyla yaptığı söyleşilerle tamamlamıştır.

Kohen, Landau tarafından hiçbir surette eleştirilmemiş, bazı yönleri övülerek bazı yönleri savunularak ve bazı yönleri de nazikçe hoş görülerek anlatılmıştır. Landau’nun eseri öznel eğilim, beğeni ve yeğleme, yerleşik saplantı, önyargı ya da boş varsayımlara bağlı kalmaksızın olgusal verilere dayanan akademik olarak mümkün olduğu kadar nesnellik taşımaktadır. İlk 80 sayfası ayrıntılı ve olgusal bir Kohen biyografisine ayrılırken, geriye kalan 330 sayfalık bölüm bizzat Kohen’in imzasını taşıyan eserlerden seçmeleri içermektedir.

Kitabın ilk seksen sayfasına sığdırılan Tekinalp biyografisi şüphesiz bir düşünürün hayatını anlatmak adına kısa gibi görünse de, ikinci bölümü olan eserlerinden seçmelerle desteklenmesi bu açığı bir nebze olsun gidermiştir. Bu incelemeyi yazdığım süre içerisinde Munis Tekinalp hakkında yazılan ve akademik yönden en iyi dereceye sahip kitap J. Landau’nun Tekinalp’iydi. Ancak, bir talihsizlik olarak Libra Yayınları’ndan daha yeni  çıkan 3 Ciltlik, Rıfat N. Bali imzalı, Bir Günah Keçisi: Munis Tekinalp kitabını inceleyemedim. Sanıyorum ki Landau’nun kitabının ardından Tekinalp üzerine hazırlanan en kapsamlı çalışma Bali’ninki olacak.

Öte yandan Landau’nun biyografi kısmında sürekli belgelere göndermeler yapması, bazı makalelerin kime ait olduğu konusunda taşıdığı kuşkuları okuyucuya aktarması gibi pek çok konuda akademik dürüstlüğü ön plana çıkarması eserin ciddiyetini arttırmaktadır. Bir başka yönden anlatımında öznel eğilim, beğeni ve yeğleme, yerleşik saplantı, önyargı ya da boş varsayımlara yer vermemesi de okurun Tekinalp’i anlamasına daha fazla yardımcı olmaktadır.

Yazarın kaynakları arasında en çok göze çarpanı Tekinalp’in kendi günlüğüdür. Diğer kaynakların güvenirliliğini de bu günlüklerde yapılan göndermelere göre sağlama alan Landau, neredeyse Tekinalp imzalı her yazıyı okumuş gibi görünüyor. Bununla da yetinmeyen yazar, Tekinalp’in yakınlarıyla mülakatlar gerçekleştirmiş hatta Tekinalp konusunda önyargılı ya da art niyetli pek çok yazıya da göndermeler yapmaktadır.

Landau, bugün için Tekinalp hakkında yapılacak her çalışmanın temel kaynağı olacak bir eser yaratmış görünüyor.

© Bilgili Dünya

Pin It

Comments are closed.